BUGÜNÜN KÜÇÜĞÜ, YARININ BÜYÜĞÜ...

Bir,  yaşın yirmiüçü güzeldir..

Bir de nisanın yirmiüçü..

Birini,  bir defa yaşarsınız hayatınızda..

Diğerini her yıl, hem de yepyeni heyecanlarla...

..

Karagöz ailesi..

Bir öğleden sonrası..

Akşam yemeği menüsü tartışılır ailede...

İtalyan soslu makarnadan yanadır büyük oğlan..

Yanında iki de hamburger..

İki akşamda bir yapılan futbol antrenmanları..

Hafta sonu yapılan maçlar..

Külüstür ve vitessiz bisikletin okul yolunda çevrilen  pedalları biraz yormuştur onu..

Yemekte de enerji veren bir şeyler yensindi artık..

Kız, kızarmış patatesten yanadır..

Azıcık olmak şartıyla ama..

Eh..

Yanında bir de hamburger olabilir..

Sonra arkadaşı Aylin gelir aklına..

‘Maşallah kız maşallah..’ demiştir bugün okulda ona..

Acaba güzelliğine miydi bu iltifatlar?..

Yoksa, aldığı bir iki kilo fazlalığı mı takılmıştı Aylin’in  gözüne..

Kızarmış patates ve hamburgerden vazgeçer birden..

Salata türü bir şeylerde karar kılar..

Göbeği üzerinde bir iki kez elini gezdiren baba sevinir..

Evet, evet..

Salata türü şeyler ona da uygundur..

Anneye kalsa, bir kâse çorba içer, akşam öğününü savar aslında..

....

Bazı ailelerde böyle olmaz..

Asiltürk ailesinde örneğin..

Anne, akşam yemeği hazırlığı için mutfağa geçer..

Başka kimseyi de almaz yanına..

Herkes bir şeyler yapmaya kalktığında savaş alanına döner mutfak..

O bunu istemez..

Ama herkes ona güvenir...

Yaratıcılığı harikadır..

Yoktan var eder..

Sunuşu ve servisi mükemmeldir..

Sofra kurulur, yemekler  yenir ve kimsenin gıkı çıkmaz..

Ama yorgundur anne..

...

Uğurlu ailesinde de  anne mutfaktadır..

Yemek hazırdır..

Sofraya oturulur..

Baba,  salatanın içindeki domateslerin kabuğunu soymadığı için eleştirir anneyi..

Kız, domates kabuklarının faydalı olduğunu okumuştur bir dergide..

Onun kritiği, bonfilenin fazlaca kızartıldığı yönündedir..

Hâlbuki oğlan da,  etin, yanmadan bir önceki haline kadar kızartılması yönünde bir tercihe sahiptir..

O da böyle sever eti..

Sonra..

Haşlama patates yerine, kızartma olsa olmaz mıydı?..

Neymiş o öyle,  tuzu yok, yağı yok..

Baba da katılır oğluna..

Ama kız karşı çıkar..

‘ Beslenme alışkanlığınızı değiştirin beyler..’ der..

İkiye bölerek söyler sonuncu sözcüğü.

Ve her heceyi uzatarak..

Beyyyy – lerrrrrr....

Anne, çatal  ve bıçağını masaya koyar..

Lokmasını yutar..

Bir yudum su alır..

Bir şeyler anlatmak niyetinde olduğu anlaşılmıştır..

Herkes onu dinler..

‘ Bundan sonra..’ der..

‘Bundan sonra herkes mutfağa geçecek..

Salata nasıl yapılır ?..

İçine neler katılır ?..

Dana bonfile ne kadar kızartılır?..

Ya da filetoyu nasıl yersiniz?..

Patatesi çiğ mi çeker canınız, yoksa yarı pişmiş mi olur ?..

Çorbaya hiç mi tuz katmazsınız ?..

İşbirliği yapın..

Ortak kararlar verin beslenme konusunda..

Kritikleriniz kendinize olsun, ama yapıcı olsun’ der ve masadan kalkar..

...

Hobileri az olan bir ulusuz..

Ya da olmayan..

Erkekler için, kahvehanelerde sigara dumanı içinde, iskambil kağıtları ve okey taşları ile geçen zamanı hobiden saymalı mı bilemem..

Hobi, uğraşı demekse eğer, orada da bir uğraşı var elbette..

Zaman harcıyorsun..

Birilerini yenmek için uğraşıyorsun..

Bayanların hobileri de geleneksel..

Hepsinin değil elbette, ama çoğunluğunun..

El işleri..

Bu tür hobilerin  sonuçlarını görürsünüz bir yerlerde..

Masa üzerinde veya büfede, süs gibi sakladığınız, senede birkaç kez kullandığınız kristal çay bardaklarının altında...

İçeriği, bağırmalar, ağlamalar, yakarmalar, dedikodular, hakaretler olan televizyon programlarına çakılıp kalmazlarsa eğer..

...

Yeni yıl girip de okullar açıldığında bayram heyecanı başlardı bizim kasabada..

Kutlama yapılacak salonun rezervasyonu  çoktan yapılmıştır..

Artık, yeni alınan bir kıyafetin niçin alındığı bellidir..

‘ Bu etek nasıl anne, bayramda giyerim’ diye söze giren Ayşe,

birkaç ay sonrasını düşünür  şimdiden..

Geçen yılın eylül ucuzluklarından almıştır Yaşar Bey lacivert takım elbisesini..

Etiketlerini bile çıkarmamıştır, öylece asmıştır gardırobuna..

Mine Hanım’ın da aklının bir köşesinde, uygun fiyata, güzel bir kıyafet bulmak vardır her sokağa çıktıklarında..

Ama, iki kızı ve okula yeni başlayan oğlu için en güzel kıyafetleri alacaklardır..

Pahalı ya da ucuz..

Onlar ilk sırayı alırlar kıyafet giderlerinde..

Öyle ya..

Sahneye onlar çıkacaklardır..

...

Şiirler dağıtılır öğrencilere..

Şiirlerin mini minileri, parmak kadar çocuk olanlarına..

Uzun uzun olanları da  kazık kadar heriflere verilir..

Piyesler öğrenilir..

Rol icabı kıyafetleri de çekince üstlerine öğrenciler, gülmeden yerlere yatılır provalarda hep birlikte..

Türküler, okul şarkıları, marşlar öğrenilir hep birlikte..

Hem koro, hem solo olarak..

Hele hele, hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa bir başka coşku ile söylenir...

Sahne oyunları  prova edilir..

Provaları bile ciddiye alınır, birincilik için kıyasıya kapışılır..

Ata’nın sözleri  yazılır büyük kartonlara..

Renklerin her türlüsü kalın keçe uçlu kalemlerle ve kocaman kocaman harflerle..

Herkes  görsün, herkes okusun, herkes Ata’yı sevsin diye..

...

Babalar arası bilgi yarışmaları yapılır bayram günü örneğin..

Bazen de babalar - çocuklar arası olur bu yarışmalar..

Yanlış verilen cevaplarda, babaların o halleri görülmeye değer...

Anne ile babanın yarıştığı yıllar  da olur ara sıra..

Çocuğunu ne kadar tanıdığı ölçülür  anne ve babanın..

Çocuğunun kaçıncı grupta olduğunu bilmeyen babalar vardır..

Hep birden güler izleyenler..

Baba da güler  onlarla..

Acınacak halimize gülmenin trajikomikliğidir aslında bunlar...

Halbuki izleyenlerin içinde de vardır çocuğunun kaçıncı gruba ya da hangi okula gittiğini bilmeyenler..

‘ İyi ki ben çıkmamışım’ diye dua edenler vardır salonun gerilerinde..

Herkes  çıkarılmaz oraya..

Biraz özeleştiriye dayanıklı karakterler seçilir..

Hatta önceden belirlenir bu yarışmacılar..

Öyle de olması lazımdır..

‘ Sizin bayramınızı da, sizin yarışmanızı da..’ deyip oraları dağıtacak tipler mevcuttur bir toplumda her zaman

..

Uzun yıllar,  ana dilde eğitim dersleri vermiş birisi olarak neler arzulardım neler..

Hadi..

Kendi dillerinde bile handikapları olan ilk jenerasyonu saymadık diyelim..

Ya sonrakiler..

Hele hele 1990’lı yıllardan sonra Batı Avrupa ülkelerine gelenler..

Türkçe’yi, standart ya da üst seviyelerde konuşup yazan kişiler bunlar..

Erkek ya da bayan olarak..

‘ Kendi ana dilini iyi okuyup yazabilen..

İyi anlatıp, iyi  anlayabilen bir insan, ikinci bir dili çok kısa bir sürede öğrenebilir’ diyor dil bilimciler..

Çoğu yüksek bir okulda tahsil edebilecek kadar öğrendiler bulundukları ülkenin dillerini..

İş hayatında dil sorunu yaşamadılar..

İşte ben bu tür insanların, eğitim sektöründe birer gönüllü olarak görülmelerini isterdim iş zamanları dışında...

Yüzde yirmisi, otuzu,  ana dili o ülkenin dili olmayan çocukların toplandığı bir okul düşünün..

Ne bu okulun, okul – aile birliğinde bir temsilcin var..

Ne, aktiviteler organize eden grubunda bir görevlin..

Ne de eğitim ve öğretimde söz söyleme yetkisi olan kurullara katılabilmişsin..

Ey vatandaşım !..

İyi bir işin, rakamları yukarılarda olan bir gelirin olabilir..

Lüks bir arabanın, saray yavrusu bir evin sahibisindir belki..

Bulunduğun Avrupa ülkesinin dilini mükemmel öğrenmişsindir..

Kısa zamanda başardığın için bu işi, kendinle gurur da duyabilirsin..

Çocuğunun ya da çocuklarının, eğitimde bir sorunları olmayabilir..

Tüm bunlara rağmen kendini havas grubundan görme yine de..

Sen yine de avam ol, o tabakaya in, eğitimle ilgili bir alanda uğraş ver..

Hobi olarak da olsa..

...

Bayram mutfağına girip programı hazırlayan biz öğretmenlerdik..

Uğurlu ailesindeki anne gibi..

Bayramın hemen ardın da eleştiriler gelirdi..

Yapıcı kritiklere açıktık zaten..

Şu, şöyle olsaydı..

Bu, bu böyle olsaydı gibi uzayıp giden arzular, istekler..

İnsanların haklı olduğu noktalar elbette vardı..

Düşündük..

Taşındık..

Eleştiri yapan insanların bu işin mutfağına girmesi, hazırlıklara bizzat katılması gerekliydi..

‘ Eti senin, kemiği benim ‘diye kemikleşmiş düşüncenin izleri henüz silinmese de..

Bir şey de kalmamıştı pek..

Ama yine de, senede bir kere yapılan bu önemli kültürel organinasyonun öğretmenler tarafından yürütülmesinin uygun olduğu yönünde paradoksal bir düşünce de  vardı..

Hani yıllarca,  devlet tekelinde hizmet sürdüren bir kurumun özelleştirilmesine benziyordu bu iş..

Bunun değişmesi lazımdı..

Değişti de..

Kasabada 4 – 5 tane merkez okul seçildi..

Kimlerin aktiviteleri yürüteceği saptandı..

Babalar, kahvehane hobilerini yine bırakmadılar..

Annelerin el işleri  rafa kaldırıldı şimdilik..

Televizyonlar da açılmadı..

Her okul, verilen zamana sığdırdı programını..

Nelerle halkın karşısına çıkacaklarını kendileri seçti..

Kıyafetler de dahil buna...

..

Yine kutlandı bayram..

Yine aksaklıklar oldu...

Şiirinin bir yerinde takılan Dudu’ya öğretmen yine yardım etti..

Eşya piyangosundan halı kazanan Veli Dayı’nın teşekkür konuşmasına çok güldü insanlar...

Acılı lahmacunları beğenenler de oldu, yeren de..

Ayranın içine buz atılmamasını eleştirdi Bakkal Orhan..

O kadar yiyeceğin, içeceğin içinde yine aç kaldı Selahattin Öğretmen..

Kendi yaptıklarımızı kendimiz eleştirdik..

Öz eleştiri..

Ya da otokritik..

..

Bayram biter de iş salonun toplanmasına geldiğinde en son o yazı indirilirdi sahnenin en arkasından..

 

BUGÜNÜN KÜÇÜĞÜ, YARININ BÜYÜĞÜ

                                              M. Kemal Atatürk

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !